Toplumlar yalnızca iyi taraflarıyla oluşmaz. Bir toplumun kültürünü anlamak için yalnızca idealize edilen taraflarına değil, çelişkilerine ve alışkanlıklarına da bakmak gerekir. Bir toplumu salt pürüzsüz kahramanlık destanları, görkemli anıtları ve kusursuzlaştırılmış ahlaki nutukları üzerinden okumaya çalışmak, güneşe bakıp gölgelerin varlığını inkâr etmek kadar sığ bir entelektüel yanılgıdır. Kafkasların güneyinden, kadim Aran bölgesinin o hem uçsuz bucaksız bereketi hem de tavizsiz sertliği içinde yoğrulan tarihsel hafızanın da fısıldadığı üzere; gerçeklik, zıtlıkların kesiştiği o tekinsiz ve kanamalı çizgide yatar. Bir toplumun kültürel genetiğini, ontolojik köklerini ve medeniyet tasavvurunu tam anlamıyla kavrayabilmek için vitrine koyduğu altın sırmalı kaftanlara değil; o kaftanın altında gizlenen yaralara, gündelik yaşamın sıradanlığında beliren çelişkilere ve hayatta kalma güdüsüyle kemikleşmiş en ilkel alışkanlıklara bakmak elzemdir. Çünkü kültür, laboratuvar ortamında sentezlenmiş steril bir formül değil; çamurla ışığın, maddeyle mananın, aşkın olanla dünyevi olanın binlerce yıllık amansız çarpışmasından doğan organik, kaotik ve kusurlu bir bütündür.
Bir toplumun gerçek anatomisi, ideal olarak kabul ettiği değerlerle gündelik yaşamında ürettiği davranışların kesiştiği yerde görünür hale gelir.
Bilimsel ve sosyolojik açıdan yaklaştığımızda, insanlığın kolektif serüveni bize toplumların homojen ve mükemmel yapılar olmadığını, aksine çatışma, kriz ve denge mekanizmalarıyla ayakta kaldığını gösterir. İbn Haldun’un Mukaddime’sinde altını çizdiği coğrafyanın kaderi ve bedevi-hadari (göçebe-yerleşik) diyalektiği, bir toplumun ruh halini belirleyen en temel maddi unsurlardır. İnsanın kabullenmek istemediği karanlık yönlerini temsil eden ve Carl Jung’un analitik psikolojide "Gölge" (Shadow) olarak tanımladığı arketip, ulusların kolektif şuuru için de geçerlidir. Gurur duyduğumuz o parlak kimliğimizin hemen ardında pusuya yatmış, bastırılmış korkularımızdan, rasyonelleştirdiğimiz haksızlıklardan ve pragmatik alışkanlıklarımızdan oluşan devasa bir gölgemiz vardır. Dolayısıyla bir milleti anlamak, onun yalnızca göğe yükselen minarelerine veya yüksek teknoloji üreten plazalarına bakmakla değil; o minarenin gölgesindeki sokak kavgalarını, o plazanın temelini atan işçinin sosyo-ekonomik buhranlarını ve toplumun kriz anlarında nasıl bir anda en ilkel hayatta kalma reflekslerine döndüğünü analiz etmekle mümkündür.
“Toplumlar yalnızca yüksek erdemlerinden ibaret olsaydı tarih sıkıcı bir ütopyadan ibaret kalırdı.”
Bu analizi Türk kültür coğrafyasına ve tarihsel belleğimize uyguladığımızda, muazzam bir manevi zirve ile sarsıcı bir maddi gerçeklik arasındaki o yüksek gerilim hattına şahit oluruz. Manevi dünyamız, insanlık tarihinin en derin ve rafine süzgeçlerinden geçerek şekillenmiştir. Bu mayanın temelinde, adaletin ve fütüvvetin (mertliğin, manevi yiğitliğin) şahikası olan Hz. Ali’nin o sarsılmaz duruşu vardır. Hz. Ali’nin "Kendini bilen Rabbini bilir" düsturu ve haksızlık karşısında eğilmeyen Zülfikar tabiatı, toplumumuzun idealize ettiği mutlak adaletin sembolüdür. Bu adalet arayışı, Muhyiddin İbnü'l-Arabî’nin "Vahdet-i Vücud" (Varlığın Birliği) felsefesiyle ontolojik bir derinliğe kavuşur. İbnü'l-Arabî, var olan her şeyin Hakk'ın bir tecellisi olduğunu söyleyerek, kusurun ve çelişkinin bile ilahi bir kurgunun parçası olduğunu, ötekileştirmenin aslında insanın kendi hakikatini inkârı anlamına geldiğini öğretir. Bu uluhiyet ve derinlik, Hoca Ahmet Yesevi’nin Divan-ı Hikmet’iyle Horasan’dan Anadolu’ya akmış, yüksek tasavvufi idealler halkın, göçebenin, çiftçinin ve esnafın anlayacağı bir tevazu, ahlak ve hoşgörü pratiğine dönüştürülmüştür. Yesevi geleneği, kibri ayaklar altına almayı, "incinsen de incitmemeyi" bir toplumsal şiar olarak ruhumuza üflemiştir.
Ancak sosyolojik gerçeklik, yani sokağın, pazarın ve maddenin dünyası her zaman bu manevi zirvelerde nefes almaz. İdealize edilen bu ulu değerler, günlük yaşamın ekonomik stresleri, güç savaşları ve hayatta kalma telaşıyla çarpıştığında ortaya çıkan tablo son derece girift ve çelişkilidir. Örneğin, Hz. Ali’nin liyakat ve adaletini her fırsatta yücelten bir toplumun, bürokraside veya ticari ilişkilerde "kendi adamını" kayırmayı (nepotizm) akrabalık bağlarının bir gereği gibi rasyonalize edebilmesi, bu çelişkinin en çarpıcı örneğidir. Muhyiddin İbnü'l-Arabî’nin tüm varlığı kucaklayan felsefesiyle övünürken, modern şehir hayatında kendinden farklı düşünene, farklı giyinene veya farklı yaşayana tahammül edemeyen sert bir kutuplaşma refleksine savrulmamız büyük bir paradokstur. Aynı şekilde, Hoca Ahmet Yesevi’nin dünyaya zerre kıymet vermeyen dervişane tevazusu kültürümüzün temel taşıyken; günümüzde statü, marka ve gösteriş uğruna girilen amansız maddi yarış, o sosyolojik "gölge" tarafımızın ne kadar güçlü olduğunu kanıtlar.
İnsanların yücelttiği değerlerle gündelik hayatta ürettikleri davranışlar arasındaki fark, toplumsal çelişkilerin görünür hale geldiği temel alanlardan biridir.
Bu durum basit bir ikiyüzlülük veya yozlaşma olarak yaftalanamaz; aksine bu, binlerce yıldır göç yollarında, savaş meydanlarında ve zorlu coğrafyalarda var olma mücadelesi veren bir milletin genetik kodlarına işlenmiş hayatta kalma refleksidir. Göçebe ruhumuzun getirdiği muazzam bir kriz çözme ve hızlı adapte olma yeteneğimiz vardır; fakat aynı ruh, uzun vadeli kurumsal hafıza inşa edememe ve "kervan yolda dizilir" kolaycılığına kaçma alışkanlığımızı da doğurmuştur. Kuralları esnetmeyi pratik bir zeka belirtisi sayan gündelik kurnazlığımız, aslında kuralların ve sistemlerin bireyi korumakta yetersiz kaldığı tarihsel süreçlerin birikimidir. İnsanımız, devletin veya hukukun yetişemediği yerde kendi adaletini veya çözümünü üretmeyi bir refleks haline getirmiştir.
Kültür dediğimiz olgu, işte tam da Hz. Ali’nin adaleti ile sokağın kurnazlığı, İbnü'l-Arabî’nin evrenselliği ile mahalle baskısının darlığı, Yesevi’nin tevazusu ile modern çağın kibri arasındaki bu bitmek bilmeyen çatışmadan beslenir. Türk toplumu, bir yanda vatan veya mukaddesat söz konusu olduğunda hiç düşünmeden canından vazgeçecek kadar yüksek bir manevi adanmışlığa sahipken, diğer yanda gündelik çıkarları uğruna en temel kuralları ihlal edebilen pragmatik bir yapı sergiler. Toplumu toplum yapan şey bu tezatların yarattığı dinamizmdir. Manevi çapalarımız bu toplumu tamamen materyalist bir çürümeye düşmekten kurtarırken; sokağın o çetin, kusurlu ve bencil pratikleri de bu toplumun saf bir idealizm içinde gerçeklikten kopup yok olmasını engelleyen bir zırh işlevi görür.
Sonuç itibarıyla, bir medeniyeti okumak, bir insanı tüm çıplaklığıyla sevebilmek gibidir. İdealize edilmiş anlatılar, inançlar ve felsefeler bize toplumun nereye ulaşmak istediğini, onun rüyalarını ve tanrısal potansiyelini söyler. Ancak gündelik alışkanlıklar, sistemik kusurlar ve çelişkiler bize o toplumun şu an hangi çamurun içinde debelendiğini, neyle mücadele ettiğini ve varoluş savaşını nasıl verdiğini gösterir. Gerçek entelektüel sermaye, toplumu sığ bir kibirle yargılamak için değil; onu manevi görkemiyle de, maddi pratikleriyle de bir bütün olarak anlayabilmek için bu gölgeye ışık tutma cesaretinden geçer. Toplumlar yalnızca yüksek erdemlerinden ibaret olsaydı tarih sıkıcı bir ütopyadan ibaret kalırdı; oysa tarih, mutlak hakikat ile beşeri zaafın, kutsal ile sıradanın aynı bedende nefes aldığı, kusurdan inşa edilmiş eşsiz ve görkemli bir trajedidir.
Kusuru görmek,
hakikatten vazgeçmek değildir.
Bir toplumu bütünlüğü içinde okuyabilmek, onun yücelttiği değerlerle gündelik hayatta ürettiği gerçeklik arasındaki ilişkiyi birlikte görebilmeyi gerektirir.
Sık Sorulan Sorular
Kültürü kusurlarıyla okumak ne demek?
Vitrin anlatılarının ardındaki çelişki, alışkanlık ve gerilime bakmak demektir. Pürüzsüz destanlar gerçeği süsler; yaralar ve gündelik çelişkiler gerçeği anlatır.
Çelişkilere bakmak neden gerekir?
Çünkü kültür, ideallerle pratikler arasındaki gerilimde yaşar. Bu gerilim görülmeden toplum bütünlüğü içinde anlaşılamaz.